Mahalle baskısı, sosyal medya hipnozu ve AHBAP’a yardım yapan ünlüler

Haber gorseli

Toygun ATİLLA

Niyet okumayı oldum olası sevmem. Onun için hem biraz önce okuduklarınıza hem de bundan sonra okuyacaklarınıza sakın ola ki niyet okuma olarak bakmayın. Yazdıklarım kendi mesleki kişisel tecrübelerimin bir yansıması olması dışında tutarlı bir mantık yürütmeden ibarettir.

O günleri film şeridi gibi geriye sardım. Olan biteni hafızam da canlandırdım. Size de tavsiye ediyorum. Gözlerinizi kapatın ve o acı günün sonrasında neler yaşadığımızı birlikte hayal edelim.

6 Şubat 2023…

Türkiye’nin kan ağladığı gün…

Sonrasında hep birlikte ayağa kalkma dayanışma çabaları.

Sadece Türkiye’den değil dünyanın her bir coğrafyasından yardım kuruluşları yaraları sarmak için deprem bölgesinde.

Bir yandan da herkes karınca kararınca depremzedelere yardım etme peşinde.

AFAD bu yardımların merkezi durumunda.

Türkiye Tek Yürek Kampanyası’nda televizyonlarda canlı yayınlar yapılıyor, bağışlar toplanıyor.

Tam da o günlerde deprem bölgesinde Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı bir isim Haluk Levent’te var. Birden AHBAP gündeme geliyor. AHBAP orda burda şurda derken sosyal medyayı bir AHBAP rüzgarı kaplıyor.

Önce kendilerini “muhalif” olarak tanımlayan gazetecisi, televizyoncusu, yorumcusu, sanatçısı bu akımın gönüllü bir parçası oluyor sonra diğerleri ve başkaları…

O gün olan biteni izlerken şaşkın olduğumu anımsıyorum.

Öyle ya…

Benim sadece gazeteci olarak bildiğim Haluk Levent, iflah olmaz bir kumarbazdı. Aynı zamanda dolandırıcılık, sahte çek vb. suçlamalarla cezaevine girmişti.

Sanat dünyasındaki isimler Haluk Levent ile ilgili benden çok daha fazla şey biliyor olmalıydı. Ayrıca birçok gazeteci de bu kampanyanın bir neferi olmuştu.

Çevremdeki insanlara şunu dediğimi çok iyi anımsıyorum: “Yahu bu Haluk Levent kumarbaz ve tescilli dolandırıcı. İnsanlar nasıl bu adama yardım parası gönderiyor?”

Gel zaman git zaman… Sosyal medyanın o büyülü atmosferi mi dersiniz, mahalle baskısı mı, algının gücü mü?

İlk günkü bu görüşlerimin yerini, “Helal olsun adama demek ki düzelmiş, kendisini insanlığa vakfetmiş” almıştı.

O günlerde tabi ki, kendimin bile bu sosyal medya hipnotizenin etkisine girdiğimin bilincinde değildim, bugün bu satırları yazarken her şey daha berrak.

Elbette Ahbap’a bir bağış yapmadım, sosyal medyadan çağrı yapmadım ama kendi içimden bunları düşündüğümü itiraf etmeliyim.

KİMLER YOKTU Kİ…

Bugün olan biteni analiz etmek, nasıl oldu da bu insanlar AHBAP’ın bir parçası oldu, tüm geçmişini bilmelerine, önemli bir kısmının da kendisini yakından tanımasına rağmen insanların Haluk Levent’in peşine takılmasına aracı oldu diye kafa yorarken önüme bir haber düştü.

Haluk Levent’in kurucusu olduğu Ahbap Derneği’ne bağışta bulunan isimler.

Kimler yoktu ki,

Ajda Pekkan, Gülşen, Nuri Şahin, Can Yaman, Ozan Tufan, Nevzat Aydın, Tarkan, Arda Turan, Acul Ilıcalı, Murat Boz, Orhan Gencebay, Sibel Can, Halt Ergenç, Murat Boz, Danilo Zanna, Danla Bilic, Hakan Balta vb…

Listeyi incelediğinizde orada herkesin kendisini “muhalif” olarak nitelendiren insanlar olmadığını da gayet net görüyoruz.

O halde Haluk Levent’in AHBAP’ına sadece “muhalif” saikle yardım yapılmadığı çok aşikar.

Peki neden?

Bağış yapanların önemli bir bölümü, Haluk Levent’in yıllar önce yaşadığı kişisel sorunlara değil, o gün sahada gördükleri organizasyona bakmış olabilir, bağışlar geçmişi sorunlu bir sanatçıya değil, onun kurduğu yardım mekanizmasına yapılmış olabilir. Belki çok safça bir yaklaşım ama muhtemel böyle düşünenler vardır.

Kim bilir kimisi benim gibi, Haluk Levent’in sorunlu geçmişinden haberdar olup sosyal medyanın hipnotize gücünün etkisine hapsolup olumsuz fikirlerini geri plana atmış olabilir.

Bir kısmı ise sadece ve sadece devlete ve yardım kuruluşu AFAD’a olan ön yargılarını, güvensizliklerini veya negatif duyguları ile motivasyonlarını AHBAP’a ve Haluk Levent’e yönlendirmiş olabilir.

Diyorum ya bunlardan hepsi olmuştur…

Bu sosyolojik vakaya kafa yorarken bence hep birlikte durup düşünmemiz gereken 2 şey var.

Biri sosyal medyanın hipnoz gücü bir diğeri ise kendisine ister “muhalif” ister “iktidar yanlısı” olarak tanımlayan kesimlerin taktıkları at gözlüğünün oluşturduğu yanılgı ve körlük.

Bu körlük öylesine bir körlük ki, iflah olmaz bir kumarbazı, tescilli dolandırıcıyı bile sizin “melek” gibi görmenize yol açabiliyor.

Devleti ve kurumlarını ötekileştirdiğiniz, düşmanlaştırdığınız anda oluşan körlük maalesef böyle bir duruma yol açabiliyor.

Bunun tam aksi de var elbet.

Ve kendisini “muhalif” olarak tanımayan insanları da anlama mecburiyeti var bence devletin.

Neden bu insanlar bu davranış modelini sergiliyor? Devletin bu noktada durup düşünmesi gerekmiyor mu? Bence gerekiyor.

Nasıl ki vatandaş her şeyi devletten beklemeyecekse, devlette kimi zaman her şeyi vatandaştan beklemeyecek ve kendi kurumlarına neden güvenilmediğini sorgulayacak.

Ayrıca hükümet yanlısı “gazeteciler de” bir yandan kendi körlüklerini de masaya yatırmak mecburiyetinde bence. İnanın “körlük” tek bir yerde yaşanmıyor.

DÜŞÜNDÜRÜCÜ TOGG ÖRNEĞİ

Bu durumu başka bir somut örnekle anlatayım.

Öyle acayip ki, TOGG otomobil alanlara karşı toplumda peşin bir önyargı olduğunu gözlemliyorum. “TOGG kullanıyorsa kesin yandaştır”

Olayın hiç bu kadar vahim noktaya ulaşacağını düşünmemiştim ama maalesef öyle. Bir arkadaşım eşinin TOGG otomobili kullanmasından sonra trafikte taciz edildiğinden, diğeri ise evde otomobil alma planları konuşulurken henüz ortaokul 1’nci sınıfa giden kızlarının, “Lütfen TOGG almayın arkadaşlarım bizi yandaş zannedecek” dediğini duyduğumda olayın vahametini kavradım.

Burada da mesele tek taraflı değil. İnanın iki tarafta suçlu.

TOGG alanlar yandaştır diye insanları yaftalamak ne kadar rahatsızlık verici ise o insanların bu duyguya kapılmasına sebebiyet vermek de bence o derece rahatsızlık verici.

Bir de güce boyun eğemeyenler var ki… Sanırım Türkiye’de en anlaşabilirler onlar.

Bakın yaptıkları doğrudur demiyorum anlayabiliyorum diyorum.

Çünkü öylesine bir atmosfer oluşuyor ki. Kimi insanlar yaptıklarının doğru olduğunu düşünmeseler bile kimi zaman yaftalanmamak için kimi zaman ise yaftalanacaklarını bildikleri halde güce boyun eğebiliyorlar.

ZAMANIN RUHU VE GÜÇ KAVRAMLARI

Bunu lütfen sadece siyasi bir güç olarak düşünmeyin. Sosyal medya vb. şeyler de artık bir güç unsuru. Hele ki sanatçı, sporcu, iş insanıysanız bazen taraftar gözükmek, bazen gözükmemek adına güce boyun eğebiliyorsunuz.

FETÖ dönemini hatırlayın…

Türkçe Olimpiyatlarına sponsor olan anlı şanlı Holdingleri, şirketleri… Listeye bakın, birkaçı hariç hemen hepsi kendisini seküler olarak tanımlayan şirketler ve patronları…

Ya yine FETÖ’nün Kimse Yok mu Derneği? O günlerde oraya yardım, bağış yapmak moda değil miydi?

Holdingler Türkçe Olimpiyatlarına sponsor olmak için sıraya girmiyorlar mıydı?

İşte zamanın ruhu ve güç böyle bir şey…

O şirketlerin hemen hemen hepsi aynı dünya görüşünde olmadıkları, hatta hatta Türkiye’ye zararlı olduklarını bildikleri FETÖ’nün Türkçe Olimpiyatlarına sponsor oluyorlardı. Güce boyun eğiyorlardı. Onların yanında görünmek pahasına…

İnanın ne siyasi, ne sosyal medya ne de mahalle baskısı hiçbiri birbirinden farklı değil.

Hepsinde bazen olmak istemeden orada oluyorsunuz veya olmuyorsunuz…

TEHLİKELİ GÖRDÜĞÜM NOKTA

Bugün AHBAP konuşuyoruz, dün FETÖ’nün Türkçe Olimpiyatlarını konuşuyorduk. Yarın belki başka bir yapıyı konuşacağız.

isimler değişiyor, değişmeyen ise bir şey var.

İnsanlar çoğu zaman doğru olduğuna inandıkları tarafa değil, güçlü olduklarına inandıkları tarafa yaklaşıyor.

Bazen alkışlanmak, bazen yalnız kalmamak, bazen linç edilmemek, bazen de gerçekten inandıkları için…

İşte bence en tehlikeli nokta burası.

Bu dört motivasyon da dışarıdan bakıldığında birbirine öylesine benziyor ki, hangisinin vicdan, hangisinin korku, hangisinin konformizm olduğunu insan ayıramıyor.

patronlardunyasi.com

yok

Author: Burak Yılmaz